Muhammed Özkılınç – Eğitimci ve Yazar

Müzik Aletleri

05.02.2017

Bir soruya cevap

Genç talebelerim adıma bir web site oluşturmuşlar. Bu sitede bir de “Soralım Öğrenelim” bölümü açmışlar. Aslında güzel bir hizmet ama ben buna yeterince zaman ayıramıyorum. İnşallah işler biraz daha oturursa bu iş de rayına oturur. Her şeye rağmen sizin de sorularınız olursa, http://www.muhammedozkilinc.com/ adresinden sorularınızı sorabilirsiniz. İnşallah çok da geciktirmeden cevap vermeye muvaffak oluruz.

Şifahen ve mükerreren sorulan sorulardan biri Mustafa Karagül’ün sorduğu soru ki, özetle şöyle: “Esselamu aleyküm hocam Rabbim yar ve yardımcınız olsun. Sorum; “Çalgılı ilahi ve ezgi dinlemek ne derece caizdir. Ayrıca genel olarak İslam’ın müziğe bakış açısı nedir?”
Allah razı olsun. Allah’a emanet olunuz.

Freelyshout

“Müzik, iki tarafı keskin kılıç misali, hak namına da batıl adına da kullanılabilen, çok etkin bir sektör haline gelmiştir. Def dışındaki müzik aletlerinin; İlahi, kaside, naat ve ezgilerde kullanılmasına gelince, netice olarak diyebiliriz ki, fetva olarak haram değil, ancak takvaya da uygun değildir.

Selef âlimlerinden sözleri meşru olan müzikte müzik aletlerinin kullanılmasını caiz görenler olmuştur. Ancak selef ulemasının cumhuru/büyük çoğunluğu, def dışındaki müzik aletlerini caiz görmemişlerdir. Bu âlimlerinse çoğunluğu tahrimen mekruh görürken, haram diyen âlimler de vardır.

Muasır âlimler ise genel olarak sözleri meşru olan, hatta ahlaksızlığın yayılmasında silah olarak kullanılan müzik silahına, aynı silahla cevap vermek için kullanılması durumunda, müzik aletlerini caiz görmüşlerdir. Özellikle müziğin, İslami ve ahlaki eğitim aracı olarak kullanılması…

Müzik yapmanın ve dinlemenin hükmü İslam âlimleri tarafından çokça tartışılmış, lehte ve aleyhte çok şey söylenmiştir. Tarafların ileri sürülen görüşleri, gerekçeleri ile birlikte değerlendirildiğinde müziğin mutlak anlamda yasaklanmadığı, aksine ilke olarak mubah kılındığı sonucuna ulaşılır (Zeylaî, Tebyînü‟l-hakâik, IV, 222).

Kur’an ve sünnette müzikle meşgul olmanın, müzik dinlemenin mutlak anlamda günah olduğunu gösteren deliller bulunmamaktadır. Aksine, Resulullah (sav) ilke olarak müziğin caiz olduğuna işaret sayılabilecek nitelikte ifadelerinin bulunduğunu bilinmektedir. Nitekim o, nikâhın duyurulması için def çalınmasını öğütlemiştir (Tirmizî, Nikâh, 6). Yine bir bayram günü Hz. Âişe‟nin yanında def çalıp türkü söyleyen iki cariyeye çıkışmak isteyenlere “Bırakın bu gün bayramdır” diye uyarıda bulunmuştur (Müslim, Îydeyn, 16).

İslam dini müzik konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Buna göre mesela cinsel arzuları tahrik eden, şehevi ifade ve tasvirler içeren, haramları güzel gösteren ve belli bir kadının özelliklerini anlatan müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır, haramdır. Dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan yiğitlik türküleri veya çocuklara güzel ahlak, saygı sevgi öğreten eğitim maksatlı müzik türlerini dinlemekte ise dinen bir sakınca yoktur. Bunun adının türkü, şarkı, ezgi veya ilahi olması fark etmez.

               Takdir edersiniz ki hayatımızın her aşamasında olduğu gibi, müzik konusunda da ciddi yozlaşmalar var. İlk “İslami” radyo ve televizyonlar açıldığı zaman, müzik yapanlar, def dışındaki enstrümanları kullanmaya yanaşmıyorlardı. Zaman içinde ucundan kıyısından bazı fetvalar verildi. Sonra bu fetvalar alabildiğine esnetilip sündürülerek bu günlere gelindi. Artık bizim müziğimizin adı yeşil pop olmuştu… Bu günün âlimlerinin meşru maksat ve gayeler için kullanıldığı takdirde müzik aletlerinin caiz olduğunu söylediklerini ifade etmiştim. Ancak neden hiç işin takva yönünü gündemimize almıyoruz. Gereğinde var olan fetvaları da kendi durumumuza göre sündürüyoruz. Şimdilik “Vellahu e’lemu bisavab” diyerek bitirelim. Bu konu biraz daha açılmaya da muhtaçtır. Selam ve dua…

S. Amelî/fıkhî mezheplerin ortaya çıkış sebepleri nelerdir?  Mezheplerin ortaya çıkışı… Mezhepler arası farklılık nedendir… Mezheplerin şu anki uygulamaları günümüzle aynı mıdır?

C. öncelikle şunu bilelim ki, 4 hak mezhep, İslam’ın temel ilkelerinin neredeyse tamamında, geri kalanın da % 90 diyebileceğimiz kısmında aynıdırlar. Geriye kalan % 10 da detaylardır. İhtilaf edilen birçok konu da, çoğu kere ümmete rahmet vesilesidir. Nitekim zayıf da olsa, manası ehil âlimler tarafından doğru bulunan hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” Hadisin farklı versiyonları da var. “Ashabımın (ra) ihtilafı, ümmetim için (başka bir versiyonu, insanlık için) rahmettir. (keşful hefa no: 153 Beyhaki, Taberani ve Deylemi’den)

Amelî mezheplerin ortaya çıkışı temelde dinî sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber (sav) döneminde bir ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem olduğunda Hz. Peygamber (sav) ‟e sorularak çözümleniyordu. Hz. Peygamber (sav) ‟den sonra, sahabe ve tabiûn döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış, asrısaadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır.

Bu görüş ayrılıklarının sebepleri şöyle sıralanabilir;

  1. Arapça dilinin zenginliği sebebiyle, Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı anlaşılma ve yorumlanmaya müsait olması.
  2. Sözün hakikat veya mecaz anlamlarına çekilebilmesi sebebiyle bazen ayet ve hadisin farklı anlaşılabilmesi.
  3. Hadislerin yeterince bilinmemesi, sıhhat derecesi ve ölçüsü konusundaki farklı anlayışlar,
  4. İçtihat usuldeki teknik farklılıklar.
  5. Sosyal ve tabiî çevrenin tesiri. Örf ve adetlerdeki değişiklikler.
  6. Müçtehitlerin birbirlerinden uzak yerlerde olmaları ve bir araya gelerek münazara ve müzakere imkânlarının neredeyse olmaması.
  7. İletişim ve ulaşım imkânlarının kıtlığı sebebiyle müçtehitlerin birbirlerinden bağımsız içtihatta bulunmak zorunda kalmaları.
  8. Sadece mekân değil zamanda farklılık. Yani müçtehitlerin farklı asırlarda bulunmaları, zaman ve mekân farklılıkların içtihada yansımasıdır. Nitekim fıkıh usulünün bir ölçüsü de: “Fetva/içtihat, zaman, mekân ve şahsa göre değişebilir.” Tabi bu değişiklik içtihada açık konulardadır. Nasla sabit olan konularda değil. Buna daha başka maddeler de eklenebilir.

Bu sebeplerden kaynaklanan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, müçtehit imamlar devrine kadar mezheplerden söz edilmemektedir. Her merkezde birçok âlim ve müçtehit bulunmakta, soruları cevaplandırmaktaydılar. Fakat bunlara nispet edilen bir mezhep yoktu. Bu devirde, fıkhın ve fıkıh usulünün tedvin edilmesi, nazari konularda içtihat edilmeye başlanması, fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuş, birçok amelî mezhep ya da düşünce sistemi ortaya çıkmıştır. Bunlardan büyük bir bölümü; talebeleri tarafından tedvin edilmediği/yazılıp muhafaza edilemediği, taraftar bulamadığı, için zamanla yok olmuştur. Ancak Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî orijinal haliyle kalabilmiştir.

Mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır?

Peygamberimizin vefatından sonra İslâm âlemi genişledi. İran, Irak, Suriye gibi yerler fethedildi. Hz. Ömer (ra) Zeyd b. Sabit, Abdullah bin Ömer (ra) Medine’de kalırken, pek çok sahabi efendimiz de yeni fethedilen yerlere dağıldı.

Mesela Abdullah bin Mesud (ra) Irak’a; Ebu Mûsa el-Eşari (ra), İmran bin Huseyn (ra) ve Enes Bin Malik (ra) Basra’ya; Ebu’d-Derda (ra), Muaz bin Cebel (ra), Muaz bin Cebel (ra) Muaviye (ra) Ubade bin Samit (ra) Şam’a gitti. Her Sahabi bulunduğu yerde fetva ve ilim öğretme işleri ile meşgul oldular.

Sahabeler (ra) kendilerine sorulan suallerde evvela, Kur’an’a müracaat ediyorlardı. Sualin cevabını Kur’an’da bulamadıklarında hadislere bakıyorlardı. Hadislerde de bulamazlarsa, Kur’an ve hadise dayanarak kendileri içtihat yapıyorlardı. Çünkü bu sahabeler aynı zamanda Resulullah (sav)’in yanında uzun süre kalmalarından dolayı, Kur’an ve Sünnet’ ten hüküm çıkarabilme anlayışına sahiptiler. Yani müçtehit idiler.

Bir yandan Müslümanların dini meselelerine çözüm bulan, fetva veren bu Sahabiler,(ra) diğer taraftan dini ilimler sahasında pek çok talebe yetiştirdiler. Böylece Peygamberimizin bırakmış olduğu ilim ve hikmet mirası, Sahabiler (ra) yoluyla kendilerinden sonraki nesil olan Tâbiin’e intikal etti.

Sahabilerden ders alan ve kendilerine Tabiin denilen zatlar, çeşitli İslam merkezlerinde bulunuyorlardı. Mesela Medine’de Salim bin Abdullah bin Ömer, Zühri, Yahya bin Said, Mekke’de Atâ bin Rabah, Kûfe’de İbrahim en-Nehai, Basra’da Hasan el-Basri, Şam’da Mekhul bin Muslim el-Huzelî, Yemen’de Tavus bin Keysan (rahmetullahi aleyhim ecmain) bu zatlardan bir kaçı idi.

Bu imamların her biri kendisinden ders aldığı sahabinin rivayet ettiği hadisleri ve çeşitli meselelerdeki fetvalarını derlediler, bir araya topladılar. Bunlar da kendilerine sorulan suallerin çoğunu evvela Kur’an’da, sonra da hadislerde ararlar, cevabını bulamadıkları meselelerde, kendi içtihatları ile verdiler.

Tabiin imamları da Sahabiler gibi bir yandan Müslümanların suallerini cevaplandırırken, bir yandan da talebe yetiştirmekle meşgul oluyorlardı. Çevrelerinde halkalanan talebelere İslam ilimlerinden ders veriyorlardı. İslam hukukunun temelini kurma, karşılaşılan yeni meseleleri enine boyuna inceleyip hükümlerini açıklama hususunda talebelerine rehberlik ediyorlardı.

Tabiinin yetiştirdiği bu talebelere “Tebe-i Tabiîn” denir ki, meşhur olanları şunlardır: İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Evzaî, Leys Bin Sa’d, İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Servi, Süfyan bin Uyeyne (rahmetullahi aleyhim).

Bu zatlardan bazıları, mesela İmam-ı Azam, her ne kadar birkaç sahabiyi görmüşse de ilmi hüviyet itibariyle Tabiindendir. Tabiin âlimleri Sahabilerin fetvalarını topladıkları gibi Tebe-i Tabiin alimleri de Tabiinin fetvalarını topladılar. Ayrıca kendileri de fetva verdiler. Yeni karşılaşılan meselelerde fikri çalışmalarda bulundular ve belli esaslar ortaya koydular.

Tebe-i Tabiin devri, başta tefsir ve hadis olmak üzere birçok ilmin tahsil edildiği münbit ve bereketli bir zamandı. Müçtehit derecesinde pek çok imam vardı. İşte fıkhi-ameli mezheplerin teşekkülü Tebe-i Tabiin zamanına rastlar. Gerek sahabilerin, gerekse Tabii’nin temel meselelerinin dışında kalan teferruatla ilgili meselelerde, Kur’an ve Sünnet ışığında yaptıkları içtihatlar neticesinde, aynı konuda farklı fetvalar ortaya çıktı.

Müslümanlar, kendi bölgelerinde yaşayan imamın fetvalarını biliyor, onu tercih ediyor ve onunla amel ediyordu. İşte bu tercih ve taraftarlık, zamanla yerini “gidilen yol” manasına gelen “Mezhepleri” ortaya çıkardı.

Evet, islamın temel meseleleri değişmeden günümüze kadar devam etmiştir ve edecektir. Detaylar da tabiki değişiklikler doğaldır. Zira izlam donuk bir değildir. Aksine zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyacına göre göre tali ve içtihada açık konularda değişebilir. Bu bir gelişim ve terakki vesilesidir. Şuan reformist, akılcı, ifrat veya tefrit uçta bulunak kimi kişi ve çevrelerin ifsatları da geçip gidecektir. Tarih boyu böyle girişimler hep olagelmiştir. Ama sonuç vermemiştir. Yine sonuç vermeyecektir. Dolayısıyla ehlisünnet ulemasının bıraktığı 1450 yıllık ilmi mirasa sahip çıkalım gerisini merak etmeyelim. En doğru bilen Allah (cc) tır.

Muhammed Özkılınç

YouTube
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

© Muhammed Özkılınç