Muhammed Özkılınç – Eğitimci ve Yazar

Alimin Ölümü Alemin Ölümü 2

05.08.2010

Bir önceki yazımızda hocaların hocası, üstad Seyda Melle Halil’in hakka yürüyüşünden bahsetmiştim. Şimdi kendisin yanında talebe iken bizzat kendisinin anlattığı bazı anıları paylaşayım. Çünkü bu vb. anılar, ilim yolunda yaşanmış en yalın en sade sabır örnekleridir. Dolayısıyla bu anılar, günümüz ilim talebeleri için altın değerinde öğütlerdir.

Üstad birçok ilim talebesi gibi, yoksul denebilecek bir ailenin çocuğudur. Bu sebeple de medreseye gitme talebi, geçim sıkıntısı gerekçesiyle, babası tarafından kabul edilmiyor. Ancak Üstad her yaz ailece çıktıkları yayladan inerlerken, 16 yaşlarında ince bir plan yapıp annesine gizlice malumat vererek medreseye gitmek üzere, firar ediyor.

Elbiselerini bohça yapıp yaylada bir yere saklıyor. Bıçağını da geri dönüş bahanesi olmak sözü yalan olmasın diye bohçasına koyuyor. Eve dönüş yolunda bir müddet ailesiyle beraber olduktan bir müddet sonra, babasına: “bıçağımı yayla yerinde unuttum, gidip alıp döneyim” diye izin istiyor. Yayla yerine dönüp, bohçasına alıyor ve ters istikamete, Nurşin’e doğru yola koyuluyor. Elazığ Karakoçan ilçesinden Nuşin’e kadarki 240 km yolu, dağlardan, ovalardan, patikalardan yürüyerek kat ediyor. Yıl 1930 lar… Dağlarda, ormanlarda vahşi yaşamın faal olduğu, yırtıcı hayvan tehlikesi, eşkıya vb. birçok tehlikenin arasında yürüyerek 6-7 gün sonra Nurşin’e varıyor.  Yolun büyük bir kısmındaysa doğal yolu kullanmıyor. Çünkü tanıyan birilerine denk gelirse onu evine geri getirmeleri muhtemel…

Freelyshout

Haftada bir pilav ve çay

Üstadın günleri birçok insanın yarı aç yarı yaşadığı yıllar. Ama ailesinden uzakta medresede bu daha da zor… Üstad (rh.a) diyor ki: “Yiyeceğimiz genelde mısır veya arpa ekmeğiydi. Yanında katık; eğer bulunursa bir gün ayran, bir gün yoğurt, başka bir gün çökelek, peynir, soğan… Bazı günler ekmek buğday ekmeği olduğunda, katık aranmazdı. Çünkü sade, kepekli buğday ekmeği kendisi katık gibi kabul edilirdi. Sıçak yemek olarak haftada bir gün bulgur pilavı çıkardı ki bu günü iple çekerdik. Çay da aynı böyle haftada bir defaydı… İki üç gün öncesinden konuşmaya başlar, hayalini kurardık, pilav ve çayın… Bazen bir duvar deliğine bırakılmış kuru bir ekmek parçası bulunca, onu getirir suyla yıkar, birazda su içinde bekletip yumuşatarak iştahla yerdik.”

Ahır medrese

Bundan 70-80 yıl önceleri kışlar kış… Doğu illerinin kışları daha da sert… Soba yok, tandırda boca yakacak odun yok, yakılanlar da ısınmaya kâfi değil. Bu sebeple kışın Hayvanların nefesiyle ısınan Ahırın yarım bir duvarla ayrılmış bir bölümü, medrese olarak kullanılırdı. Gündüz sınıf, etüt salonu, yemekhane… Geceyse yatakhane. Tabi o tarihlerde elektrik nerde… Gaz lambaları, fanus ve idare lambaları ışığında geceleri ders çalışıyor talebeler. Üstad diyor ki: “Genzimiz yazın yoğun bir şekilde gazyağı, kışınsa gazyağı ve hayvan gübresi kokardı.”

Jandarma korkusu en zor yanıydı

O yıllarda medreselerde ilim tahsilin en zor yanı bu fiziki şartların yetersizliğin çok daha ötesinde, Kura’n harflerinin yasak edilmesiydi. Düşünün ki bir elifba, Kura’n bulundurmak, bir fıkıh, hadis veya dini kitap bulundurmak, idamlık suç olabilirdi. İslam’a, Kurana hizmet: eşkıyalıktan, uyuşturucu madde kaçakçılığından daha ağır suç…

Merhum diyordu ki: “Jandarma tehlikesine karşı çok kere yüksekçe bir yere nöbetçi dikilirdi. Jandarma görüldüğü anda nöbetçi, hemen özel bir parolayla haber verirdi. 30-40 civarındaki talebelerin her biri köydeki bir eve zimmetlenmişti. İşaret verildiği anda; acilen medrese boşaltılırdı. Her talebe zimmetli olduğu eve gider, tehlike geçinceye kadar medreseye dönmezdi. Sorulsa, “falan köydenim bu akrabamın yanında misafirim” vb. bir bahane tembihlenmiştir, her talebeye…

O dönemde kitap altından değerli… Çok az matbu kitap var. Çoğu kere kitabın yarın okuyacağı kısmını, talebe eliyle yazıyor veya yazısı güzel olan arkadaşına yazdırıyor. Talebeler çoğunlukla el yazması olan kitaplarını, jandarma tehlikesi anında önceden belirlenmiş yerlerde toprağa gömerek kaybetmek, üzerinide sap samanşa, çalı çırpıyla örtüp kamufle etmek zorundadırlar. aksi halde yakalanmak tehlikesi vardır. Bu durumda tüm medrese tehlikeye maruz kalacaktır. İşte bu ve benzeri nice zorluklarla 7 yıl Nuşinde okuduktan sonra, Suriyeye geçiyor. Şeyh Ahmed el-Haznevi dergahı ve medresesinde de 8 yıl hem ilim tahsili hem de seyri suluk yapıyor. Allah (cc) mekanını cennet, makamını âli eylesin. Selam… Dua…

Muhammed Özkılınç

YouTube
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

© Muhammed Özkılınç