Muhammed Özkılınç – Eğitimci ve Yazar

Sünnetsiz İslam Olmaz

18.03.2017

Son yıllarda sünnete saldırıların epeyce arttığını endişeyle gözlemliyoruz. Aslında bunların da ağababaları gibi asıl hedefleri Kur’an’dır, İslam’dır. Ancak direk Kur’an’a saldırırlarsa suçüstü olur ve başlamadan biterler. Ama önce sünnetle işe koyulup, taraftar toplamaları gerekmektedir. Nitekim son zamanlarda zaman zaman Kur’an’a da dil uzatma cür’eti gösterenler çıkmaktadır.

Öncelikle bu medyabaz hocalar piyasa çıktıklarından beri yaptıklarına bakınız. Bir kurs, medrese, cami veya benzeri bir ilim yuvasında ümmetin evlatlarını sıfırdan alıp, onların öğretim ve eğitimleriyle meşgul olmazlar… İstikrarlı bir davet, eğitim ve tebliğ programları da yoktur. Aksine önceden doğru veya yanlış, kimi cemaat veya cemiyetler tarafından bir şekilde eğitim almış, hizmetine devam eden gençlerin kafalarını karıştırmak, zihinlerini bulandırmak için uğraşırlar. Tuzaklarına düşürdükleri iyi niyetli ama toy insanları zamanla adına indirilmiş din dedikleri, ancak aslında kendi heva ve heveslerinden kaynaklı uydurma ve muharref bir dine ikna etmeye çalışırlar.

Öncelikli hedefleri, mümkünse onları kendi muharref dinlerine taraftar yapmaktır. Değilse onları serseri mayınlara dönüştürüp, ona buna çatan, kimseyi beğenmeyen, aslında kendisin de nerede durduğu belli olmayan, kof kalabalıklar yetiştirmektir. Nitekim son zamanlarda kendisini cemaatler üstü gören, bir cemaat bünyesinde istikrarlı bir şekilde hizmet üretenleri köle, kendilerini de özgür kabul eden, ama aslında nefis ve hevasının kulu kölesi olmuş, mebzul miktarda kalabalıklar türedi.

Freelyshout

Bu medyabazlar, asırlar önce misyonerler, müsteşrikler/oryantalistler vb. İslam düşmanları tarafından gündeme getirilen kimi ihtilaflı konuları bayat pilav misali ısıtıp yeniden gündeme getiriyorlar. Hâlbuki aynı konular tarihin seyri içerisinde defalarca gündeme getirilmiş. İslam âlimleri tarafından cevapları verilmiş, çürütülmüş, taraftarı kalmamış, tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Ancak üzerinden birkaç kuşak geçtikten sonra bu çürütülmüş görüş veya fikirler, tekrar gündeme getirilmiş, yepyeni, özgün ve farklı bir görüş gibi yeniden piyasaya sürülmüştür. Özellikle şöhret hastalığı olan kimi figürler bu konuda biçilmiş kaftandırlar. Ne yazık ki insan denen meçhul varlık içinde böylelerini bulmak zor olmamaktadır.

Böylelerinin başta şöhret olmak üzere değişik zaafları vardır. Dikkat ederseniz böylesi kimselerin, derinlikli bir ilimi donanımları olmadığı gibi, irfandan da pek nasipleri yoktur. Meşhur olmak nasıl mümkünse ona yoğunlaşırlar. Köşede kıyıdaki ilginç ve mümkün olduğunca tartışmalı konuları gündeme getirirler. Mümkün olduğunca muhalif olurlar. Farklı ve hatta herkesin üstünde görünmek için kalu killeri sahih görüşlere tercih ederler.

Meşhur fıkrayı bilirsiniz. Bedevi zemzem kuyusuna bevleder. Kendisine çıkışan kalabalık: “Allah’ın belası niye bunu yaptın” diye sorunca, cevap tam da medyabazları hatırlan cinstendir. “İnsanlar benden bahsetsinler diye yaptım.” İşte bu erdem ve kişilik fukarası, reformist, tahrifçi ve de çağdaş bedevilerin tutumları da aynı böyle. Yeter ki insanlar onlardan bahsetsin. Rahmetle mi, lanetle mi bahsettikleri önemli değil…

Gelişen nice olaylara bakarak değerlendirdiğimizde, bunların kendi başına olmadıkları kanaati ağır basmaktadır. Bunların, İslam veya ümmet adına çalıştıklarını söylemek çok zor… Zira gelinen noktada yaptıkları İslam ve ümmete değil, İslam ve ümmet düşmanlarının işine yaramaktadır. Bunların aniden büyümeleri ve bunları kullanan üst aklın, medyanın devasa gücünü bunların hizmetine sunması da bu şüpheleri takviye etmektedir

Sünnetin önemi

İnsanlık var olalı gelmiş geçmiş tüm zamanlarda, sözün sultanı tartışmasız Resulullah (sav) tır. Sözün sultanı konuştuğunda başkalarına susup dinlemek düşer. Gönüller minberinin biricik hatibi, beyan mihrabının eşsiz imamı odur. İslam’ın iki temel esası vardır; Kur’an ve sünnet. Evet, İslam’ın temel taşlarında birisi Resulullah (sav) ın sünnetidir. Tek ayaklı bir insan koltuk değneğiyle topallayarak ta olsa yürüyebilir ama sünnet olmadan İslam’ın sağlıklı anlaşılıp yaşanması mümkün değildir.

Sünnet olmadan:

* Namazın şart ve erkânını; rükûunu, sücudunu, kıyamını, teşehhüdünü kısacası namazın nasıl eda edildiğini nerden bilecektik.
* Orucun mahiyetini ve Örneğin; ayette geçen siyah iplikten beyaz ipliğin ayrılmasından maksadın; günün beyazlığı ve gecenin karanlığı olduğunu, nasıl bilecektik.
* Zekât hangi mallardan, ne kadar ve ne zamanlarda verilir? Bunu kimden öğrenecektik.
* Hac ayda bir mi, yılda bir mi ve nasıl eda edilir?
* Veya hırsızın hangi elini, nereden, hangi tür hırsızlıklarda ve ne kadar mal çalmada kesilir?
* Zinanın cezası, hangi şartlarda, nasıl bir değnekle, nerelere ve nasıl uygulanır?
* Kısaca Kur’an-ı Kerim’in; Mutlakını mukayyed, mücmelini tafsil etme, müşkilini izah, umumunu hususileştirme ve mübhemini beyan etme gibi, işlemler Sünneti saniyesiz nasıl olabilir…

Yani sünnet olamasa; yaşamakla mükellef olduğumuz emirleri yaşamak ve sakınmamız gereken yasaklardan sakınmak neredeyse imkânsız olur. Zira İslam bir kuşa dönmüş olur. Bir ayağı olmayan insan, koltuk değneğiyle yürüyebilir. Ama İslamın iki ayağından biri olan Sünnet devre dışı bırakılırsa, din yaşanamaz.

Sünnetin İslâm’daki Yer

Sünnet; Kur’an’ın yaşanmış bir tefsiri, İslâm’ın ise amelî ve örnek bir tatbikidir. Öyle ki Nebi, (sav) tefsir olunmuş bir Kur’an ve yaşayan bir İslam idi. Nitekim müminlerin annesi Aişe (ra) annemiz; fıkhı, basireti ve Resulullah (sav) ile yaşamasıyla bu manayı anlamış ve Resulullah (sav) ın ahlâkından sorulduğunda net ve beliğ bir ifade ile “O’nun ahlâkı Kur’an’dı” diye cevap vermiştir.

Bu konuda bazı ayet ve hadisler:

“Peygamber’e itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik.” (Nisa: 4/80) “Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur: 24/63) “Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye zikri indirdik, belki düşünürler.” (Nahl: 16/44)

“And olsun ki, Allah (cc) inananlara, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitap ve hikmeti (sünneti) öğreten, kendilerinden bir peygamberi göndermekle iyilikte bulunmuştur. Hâlbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.” (Âl-i İmrân: 3/164) “Allah ve Resulü, bir şey hakkında hüküm verdiği zaman herhangi bir mümin erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resul’üne isyan ederse, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır” (Ahzab, 36)

* “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi de yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki, Allah azabı pek şiddetli olandır.” (Haşr, 7)
* “Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem, seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisa, 65)
* “Sizlere iki şey bıraktım. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta, Kader bab: 3.)
* “Allah, bizden bir hadis duyup da onu tebliğ edinceye kadar muhafaza eden kişinin yüzünü ak eylesin. Nice kendisinden daha fakih (âlim) olanlara fıkhı (ilmi) taşıyanlar vardır. Nice fıkhı taşıyıp nakleden vardır ki, kendisi fakih değildir.” (Ebû Dâvûd, İlim 3660; Tirmizî, ilim 2656-2657; İbni Mace, Mukaddime 230, 232, 236; Ahmed c. I Sh. 437)

Sünneti kimden nasıl öğreneceğiz?

Su pınardan çıktığında tertemiz ve berraktır, kaynağından uzaklaştıkça içerisine değişik maddeler karışarak bulandırır. Biz bu asrın insanları İslam’ın pınarı olan vahyin kaynağına 1400 küsur yıl uzaktayız. Dolayısıyla bizim, nebevi sünneti vd. İslam ilimlerini, ilk asırların muhaddis ve fakihleri kadar sağlıklı değerlendirme şansımız olamaz. Buna yeterli kapasitemiz olmadığı gibi buna imkânımız da yok gibidir.

Bilindiği üzere harf devrimiyle ülkemizde milyonlar bir gecede ümmi olarak sabahladı. İlmi boşluğu önemli ölçüde dolduran âlimler ise ya sürgün, ya tevkif, ya idam veya tehcir edildi. Ondan sonra çok ciddi ilmi boşluk meydana geldi. Derken, ilim dâvet ve tebliğ açısından memleketimiz alabildiğine çoraklaştı. Bu minval üzere doksan küsur yıldır kaç kuşak değişti…

Dolayısıyla selefi salihin ulemasının yerini dolduracak âlim kadrolar yetişmedi. Boş kalan ilim meydanını, naylon müçtehitler doldurdular. İslam’ın ruhundan mahrum, daha çok din felsefesi ve din psikolojisi okumuş âlim müsveddeleri… Bu gibi aklı vahyin önüne alan çevrelerin misyoner, oryantalizm vb. tezgahlar için biçilmiş kaftandırlar. Buna biraz şan şöhret, biraz da mal ve makam da eklenince böyleleri, gönüllü din bezirganı olmaya hazırdırlar.

İmam-ı Siyutî’nin “Adabul müfti vel müstefti” eseri vb. eserlerde selef ulemasının, bu günkü naylon müçtehitlere garip gelecek nice davranışları vardır; bir şehirde fetva vermeye ehil 20-30 âlimden çoğunluğu, fetva soranları daha ehliyetli bir kaç kişiye yönlendirmişlerdir. Bunun sebebi, onların ehliyetsiz olmalarından değil elbette. Daha ehliyetli olana saygı, haddini bilme, bilmeyenlere bildirme ve özellikle de fetva vermenin ağır mesuliyetinden kaçınmalarındandır. Yoksa hemen kolları sıvayıp birazda ben meşhur olayım dürtüsüyle fetvanın üzerine atlamıyorlardı. Nicelerine nice makamlar teklif edilmesine rağmen bundan kaçınmışlardır. Nicelerine zamanlarının sultaları tarafından cezai müeyyidelerin uygulandığını birliyoruz. Bunun için nice hayatlarından olanlar var.

Biraz Arapçaya vakıf olan kardeşlerim, Allah (cc) ın seçip vahiy dili kıldığı bu dilin incelik ve esrarını bilirler. Kaldı ki Arapçayı hiç bilmeyen hadsizlerin: “Ben Kur’an ve sünnete uyarım insanlara uymam” hezeyanları ne kadar çirkin… Haydi, uyun bakalım nasıl uyacaksınız? Gurur ve kibre boğulup şeytanın atına binenler, ümmete bu 1400 yıllık mirası bırakan binlerce müçtehit imamdan daha iyi bildiklerini ima etmektedirler kendilerince. Bunlar, bu sapkın fikirlere bulaştırdıkları, iyi niyetli ama acemi olan gençlerin de vebaline ortaktırlar.

İçtihat kapısının kapandığı gibi bir iddiamız yok… Mezhep taassubumuz da yok… Delilini araştırarak, değişik konularda değişik müçtehitlere de uyabiliriz. Ama nefsimizin arzularına uyarak değil delillere uyarak. Bir de aynı konuda telfike düşmeden. Hele içtihat ciddi bir iş olup belli şartları gerektirir.

“Allah Teâlâ ilmi, insanların hafızalarından silip unutturmakla değil de, âlimlerin vefatıyla yeryüzünden alır. Derken âlim kalmayınca, insanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Böylece hem sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buhari, Müslim, ebu Davud, Tirmizi, Riyazus Salihin H no= 1395)

Medyabaz naylon müçtehitlerin karalayadurdukları selef ulema, ilmi dehalarının yanı sıra, takva, vera ve zühdleri de bu işe kâfiydi. Onların geceleri bizim gündüzlerimizden daha aydınlık idi… Ortam ve şartları buna çok daha müsait idi… Her şeyden önce onlar vahyin hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Bizim yaşadığımız bu çirkef asır gibi gözleri haramı görmüyor, kulakları haramı işitmiyor, dilleri haram konuşmuyor, burunları haram kokular almıyor, midelerine haram gıda girmiyor, kalpleri bizimki gibi haram düşüncelerle basa basa doldurulmuyordu… Ya biz?…

İlmi yetersizliğin yanında bizim manevi dünyamız, daha da perişan. Bu günün kendini beğenmiş âlim müsveddeleri, bir nevi cehli mürekkeb halindedirler. İlim meydanında söz söylemeye yetersizler, bu yetersizliklerini de bilmiyorlar. Haddini bilen ilim ehli, elbette başımızın tacıdır.
“Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” Canını yitiren, 50-60 yıllık dünyasını, dinini yitiren ise ebedi hayatını kaybeder. Ebedi saadeti yitirmekle kalmaz, bir de cehenneme müstahak olur.

Sünneti seniyye ve dolayısıyla İslam hakkında zihinleri bulandıranlar, ümmete ve tüm insanlığa çok büyük kötülük yapıyorlar. Milyonların vebali pahasına, fani değerler veya geçici hevesler uğruna bu ilmi cinayetlere değer mi? Bu cürüm, içki, kumar, zina vs. ferdi günahların herhangi biriyle kıyaslanamayacak kadar ağırdır. Dolayısıyla bu vebale bulaşanlara acil tövbe tavsiye ediyoruz.



Davetçiler açısından sünnetin önemi:

Herhangi bir meslekte en başarılı kimse, o meslekle ilgili en çok ve en sağlam bilgi, beceri ve tecrübeye sahip olandır. Bir davetçi için de öncelikli sermaye, Kur’an ve sünnettir. Bir davetçi ne denli Kur’an ve sünnet ilimlerine hâkim ve bu iki eşsiz kaynaktan ne kadar çok sermayesi varsa, o denli başarılı bir davetçidir. Başarılı bir davetçi için sünnet kitaplarında engin bir servet vardır. O, azığını bundan edinir, bilgi dağarcığını ondan doldurur, davet ve tebliğ için esas mahsulünü, Kur’anî bilgisiyle birlikte sünnetten devşirir.

Tıptan anlamayan veya yeterince tıbbi bilgi ve tecrübesi olmayan bir doktor, nasıl ki tedavi edeyim derken, birçok insanın ölmesine veya sakat kalmasına sebep olabilir. Bir çoban marangozluk yaparsa, nice kaliteli malzemeleri heder eder ve ondan pek bir mamul çıkaramaz. Aynen öyle de bir davetçide bulunması gereken ilmi donanım ve tecrübeye sahip olmayan bir davetçi de, insanların hidayeti yerine, dalaletine sebep olabilir. Takdir edersiniz ki, yanlış tedavi sonucu ölen hasta zaten fani olan dünyasını yitirir. Hâlbuki yanlış davet sonucu saptırılan bir insan, ebedi olan ahiretini yitirebilir. İkisinin farkını da varın siz düşünün…

Şüphe yok ki, masum olan Resulullah (sav) ın tertemiz kalbi ve hikmet pınarı nur dudaklarından çıkan sözler, sıradan bir beşerin sözlerinden elbette farklıdır. Resulü Ekrem’in hadisi şerifleri, ne herhangi bir yazarın yazdıklarına, ne bir şairin şiirlerine ne de herhangi bir edibin edebiyatına benzer. “İhavan-ı Müslimin” genel mürşidlerinden Hasan el Hudeybi’nin ifadesiyle: “söz kalpten çıktığında kalbe ulaşır. Dilden çıktığında ise kulak zarlarının ötesine geçmez.” Sünnet, Resulullah (sav) ın pak kalbinden kaynayan ve masum dudaklarından dökülen vahiy incileridir. Dolayısıyla Sünneti Seniye, bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı vaazında, sohbetinde, vereceği dersinde Kur’an’dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen bir hazinedir.

Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyaracak aydınlatıcı yaklaşımlar, te’sirli deliller, engin hikmetler, özlü sözler, etkileyici vaazlar, ibret verici meseller, eğitici kıssalar, çeşitli emir ve nehiyler, müjdeleme ve korkutma / terğib ve terhib vardır. Ve o, insanın iç unsurlarının hepsine, aklına ve kalbine hitap ederken Kur’an çizgisinde seyreder. Zira Kur’an’ın ifadesiyle; “O (sav) kendi heva ve hevesinden konuşmaz, onun konuşmaları kesinlikle vahiydir.” Ve yine o, uyanık bir zekâya, temiz bir kalbe ve kuvvetli bir vücuda sahip olgun bir Müslüman şahsiyetin oluşturulmasına çalışır.

Onun yetiştirdiği en bariz davetçi örnekleri, Ashab-ı kiramdır (Rıdvanullahi aleyhim) 1400 küsur yıldır biz hala onların bıraktıkları mirası yiyiyoruz. Tüm dünyaya yayılan ve yayılmaya da devam eden bu kutlu dava Kur’an ve Sünnet boyasına boyanan ve sünnetin canlı hali olan Resulullah (sav) ın sahabelerinin (ra) gayretleriyle olmuştur.

Müsteşrikler vs. odakların sünnete gölge düşürme çabaları:

Bilindiği üzere kaynağı ilahi vahiy olan İslam’ın karşısında, geçmişteki muharref inançların veya çağdaş fikir, izim ve sistemlerin söyleyecek sözleri olamaz. Bu sebeple de ta devrisaadetten beri, önce misyonerlik, oryantalizm vb. nice müesseseler kurarak bunlara akıl almaz kaynaklar sağlayarak ve her türlü sinsi hile ve desiseye başvurarak İslam’la mücadeleye kalkışmışlardır.

Tabi evvel emirde Kur’an’a ilişmek mümkün olmadığından, saldırı oklarını en çok Sünnete yöneltmişlerdir. Ancak her türlü kalleşliğe başvurmalarına rağmen arpa boyu dahi yol alamamışlar ve hep hüsrana uğramışlardır.

Bu sebeple de bizim mahalleye yönelerek; İslâm’ın çerçevesi dışına çıkan kadîyanilik, babilik, bahâilik, dürzilik, nusayrilik, rafizilik ve benzeri fırkalar yoluyla önce hadislere şüphe sokarak işe başlamışlar, daha sonra ise Kur’an’a göz dikmişlerdir. “Kur’an’ın çağımıza uygun yorumlanması” “dinde reform” “Kur’an İslam’ı” “Anadolu İslam’ı” vb. cilalı sözler bu sinsi planların dışa vurumuydu… Ama onlar da biliyorlar ki, “güneşi balçıkla sıvamak mümkün değildir.” Sonuç olarak, Kur’an ve Sünnet ayrılmaz bir bütündür. Bu gerçekten gözlerini yumanlar sadece kendilerine gece yapmış ve kendi dünyalarını ve ahiretlerini karartmış olurlar… Vahiy pınarına, 30-50-100 yıl mesafede olan; müctehid ve muhaddisler mi sünnete daha sahih ve kolay ulaşabilirler, 1000-1400 yıl uzak olan ve ilmin sadece etiketini taşıyanlar mı? Selam… Dua…

Muhammed Özkılınç

YouTube
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

© Muhammed Özkılınç