Gazze’den 120 Can Daha

Vicdanın Daha Kaç Ölüye İhtiyacı Var?
Gazze’den yine ölüm haberi geldi. Enkazın altından 120 can daha çıkarıldı. Aynı ailelerden, aynı evlerden, aynı sofralardan, belki aynı odalarda uyuyan çocuklardan, birbirine sarılarak hayata tutunmaya çalışan insanlardan geriye şimdi yalnızca bedenler kaldı. Bir zamanlar isimleri, hayalleri, umutları ve gelecekleri olan insanlar, şimdi haber bültenlerinde birer rakama dönüşüyor: 120! Ne kadar soğuk bir rakam… Oysa o 120’nin içinde anneler vardı, babalar vardı, çocuklar vardı.
Hayalleri olan gençler, evlatlarını büyütmek isteyen anneler, çocuklarına bir gelecek kurmak isteyen babalar vardı. Şimdi hepsi Gazze’nin bitmeyen enkazına karıştı. Ve söylenene göre enkazın altında daha yüzlercesi var. Peki, gerçekten kaç kişi var orada? Bilmiyoruz. Belki yarın yeni bir enkaz kaldırılacak ve birkaç aile daha ortaya çıkacak. Belki de bazıları hiçbir zaman bulunamayacak. Çünkü Gazze’de insanlar öldürülmekle kalmıyor; isimleri, hatıraları ve hayat hikâyeleri de enkazın altında bırakılıyor.
Bu Katliam 7 Ekim’de Başlamadı
Bazıları Gazze’deki bütün hikâyeyi 7 Ekim 2023’ten başlatıyor. Hayır! Filistin meselesini yalnızca son birkaç yıla, hatta son birkaç on yıla sıkıştırmak, tarihin büyük bir bölümünü görmezden gelmektir. 1917’den itibaren Filistin’de yaşananlar; işgal, zorunlu göç, toprak kaybı, katliamlar, sürgünler ve sistematik baskılarla örülü uzun bir tarihî sürecin parçasıdır. Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananları yalnızca bir “savaş” kelimesinin içine sıkıştırmak, yaşanan trajedinin boyutunu küçültür. Çünkü burada mesele yalnızca cephede savaşan askerler değildir. Mesele çocuklardır, hastanelerdir, sivillerdir, evlerdir, gıdadır, sudur, ilaçtır, yakıttır ve insanların yaşama imkânlarının ortadan kaldırılmasıdır.
Açlık da Bir Silahtır!
Gazze’de artık yalnızca bombalar konuşmuyor. Açlık konuşuyor, susuzluk konuşuyor, ilaçsızlık konuşuyor, yakıt yokluğu konuşuyor, enkaz konuşuyor, hastanelerin çaresizliği konuşuyor ve bütün bunların ortasında dünyanın sessizliği konuşuyor. Bir insanı bombayla öldürmek açıktır. Fakat bir insanın yaşayabilmesi için ihtiyaç duyduğu suyu, gıdayı, ilacı ve sağlık hizmetini ulaşılmaz hâle getirmek de ölümcül sonuçlar doğurur. Ölümün yöntemi değişebilir ama ölümün kendisi değişmez. Bugün Gazze’de ölüm bazen gökten geliyor, bazen açlıkla, bazen susuzlukla, bazen hastalıkla, bazen tedavi edilemeyen bir yarayla geliyor. Bazen de dünyanın “seyretme” tercihinin içinden geliyor.
Peki, Dünya Derede?
Şimdi biraz düşünelim. Gazze’de yaşananların binde biri Batı’nın büyük şehirlerinden birinde yaşansaydı ne olurdu? Bir Avrupa başkentinde yüzlerce çocuk enkaz altında kalsaydı, binlerce insan temiz suya ulaşamasaydı, hastaneler ilaçsız bırakılsaydı, bebekler açlıkla mücadele etseydi dünya yine bu kadar sessiz kalır mıydı? Uluslararası kuruluşlar yine bu kadar ağır davranır mıydı? Diplomatik açıklamalarla yetinilir miydi?
Televizyon ekranlarında başka gündemler bu kadar rahat konuşulabilir miydi? Yoksa insan hayatının değeri, insanın yaşadığı coğrafyaya göre mi değişiyor? Eğer Paris’te ölen çocuk bütün dünyanın çocuğuysa, Gazze’de ölen çocuk kimin çocuğudur? Eğer Kiev’deki sivil için insan hakları varsa, Gazze’deki sivil için neden aynı insan hakları yoktur? Eğer bir yerdeki hastanenin bombalanması insanlık suçu olarak görülüyorsa, başka bir yerde hastanelerin çalışamaz hâle getirilmesi neden aynı hassasiyetle karşılanmıyor? Demek ki mesele yalnızca insan hakları değil. Mesele, insan haklarının kim için geçerli sayıldığıdır.
Peki, İslam Dünyası Neyi Bekliyor?
Şimdi gelelim daha ağır soruya: İslam dünyası neyi bekliyor? Devletler neyi bekliyor? Hükümetler neyi bekliyor? Liderler neyi bekliyor? Âlimler neyi bekliyor? Kanaat önderleri neyi bekliyor? Sivil toplum kuruluşları neyi bekliyor? İslam dünyasının milyonlarca insanı daha ne kadar sadece ekran başında üzülmeye devam edecek? Daha kaç çocuk ölürse harekete geçilecek? Daha kaç aile yok olursa yeterli olacak? Daha kaç cenaze kaldırılacak? Daha kaç hastane kapanacak? Daha kaç insan açlıkla boğuşacak? Mazlumun yanında durmak için mazlumun bizim çocuğumuz olmasını mı bekliyoruz? Bu nasıl bir vicdandır? Bu nasıl bir kardeşlik anlayışıdır? Bu nasıl bir ümmet bilincidir? Subhaneke… Bi-hamdike… Esteğfiruke…
Muhammed Özkılınç














